LARIMAR

İkinci Hafta (Esma ve Bendeniz)

25 Haziran 2010, Cuma

Cuma akşamı, tekneden inmiş, Mehmet ve Banu'yu yolculamış, Ümit ağabey ve Deniz'ler ile Apollon'da akşam yemeğimizi yerken aklıma Hakkı geldi. Bir arayayım bakayım şunu. Aradım, Kamil Koç otobüsünde yakaladım. İzmir'den yola çıkmış, 1-1.5 saatlik yolu kalmış Marmaris'e. "Nerede kalacaksın bu gece?" diye sordum. "Arkadaşlar otelde yer ayırtmışlar" dedi. "E, gel bizde kal, teknede" dedim. Önce güldü, ciddiyetimden şüpheye düştü sanırım. Sonra, teknede iki kişi kaldığımızı, yerin müsait olduğunu açıklayınca aklı yattı, kabul etti. İki bavulu var. Eşi ve çocukları yarın gelecekmiş. Kendisi, yarın sabah alışveriş işlerini halletmek için erkenden geliyormuş. Mavitura çıkacaklar onlar da. Hasan Kaptan'ın guleti ile: Nirvana. Hasan kaptan, yıllarca kendisi veya kaptanları ile guletlerde bizi Marmaris koylarında dolaştıran kaptan. Üzerimizde emeği çoktur.

Akşam yemeğine yetişiyor Hakkı. Ancak arkadaşları ile buluşması gerek. Bavullarını bizim tekneye bırakmış, bize bir merhaba demeye restorana gelmiş. Bir gidip gelecek arkadaşlarına.

Tekneye yatmaya gittiğimde, gözlerim artık kapanırken görüyorum Hakkı'yı bir daha. Hakkı, benim Adana'dan mesai arkadaşım. Dostum. İki kelam ediyor, tekneyi ve yatacağı kamarayı gösterip izin istiyorum Hakkı'dan. Bu kez Marmaris'teki eğlencenin gürültüsü bile sızmamı engelleyemiyor.


 


26 Haziran 2010, Cumartesi

Çok güzel bir güne uyanıyorum bir kez daha. Marmaris'teyim. Netsel marina'da yatların içindeyim. Sola doğru çevirince başımı, Hakkı'yı görüyorum diğer koltukta. Uyanmş, giyinmiş, kulağında Iphone, bir şeyler dinliyor. 5 dakika içinde ben de ayaktayım. Ümit ağabey de uyanıyor biraz sonra. Tanışıyorlar ve Pineapple'a kahvaltıya gidiyoruz Hakkı ile.

Ümit ağabey, sonradan çay içmeye katılıyor bize.

Kahvaltı bitiminde saat 11 gibi Larimar hazır. Cornelian'daki kalan yiyecek ve malzemeyi Larimar'a naklediyoruz. Sanki bu hafta için pek bir şey almam gerekmeyecek. Oncasına yiyecek, içecek kalmış geçen haftadan.

Tekneyi Yüksel Yatçılık teknisyeni Murat'tan teslim almam, bu kez çok kısa sürüyor. Larimar, 34 feetlik bir Beneteau. 2010 yapımı. Çok sevimli. Cornelian'dan 2 metre daha küçük ama iki kişi için oldukça yeterli. İleride alacağım 34 feetlik bir teknenin benim için yeterli olabileceğini düşünüyorum bir anda.

 

Esma ile telefonlaşıyoruz, gecikmesi yok. 15.00 gibi burada olacak. Benim alışverişe gidip eksikleri tamamlama, Esma geldiğinde kısa bir eğitim vermem sonrasında bugün marinadan çıkmamız için bir engel kalmıyor sanki.

Ümit ağabey'in de gidişi 14.00 gibi olacak. Yalnız da kalmıyorum.

Öğleden sonra iki buçuk gibi, Deniz ve Julia minibüsle gelip Ümit ağabeyi alıyorlar, beni orada tek başıma bırakıyorlar. Bir miktar hüzün var mı ne?

Esma, 15.00 gibi geliyor. Hasret gideriyor ve süratle tekneyi tanıtmaya başlıyorum Esma'ya. Sanırsınız ki Yüksel Yatçılık'ın bu işten sorumlu teknisyeni benim. Bu eğitim 1.5 saat kadar sürüyor. Esma kendini hazır hissettiğinde saat 16.0 gibi palamarları çözüyoruz.

Marina'yı geride bırakınca, dümene ve tekneye alışma manevraları ile koy içinde biraz dönüp duruyoruz. Tornistanda bir miktar geç söz dinliyor sanki Larimar. Esma alıştıktan sonra hemen yelken açıyoruz. Hatırlaması lazım. Ben ise oldum, geçen hafta piştim. İki kişi olmanın gerginliği ise üzerimde. Sonradan patlayacak.

Boğaza kadar yelken yapıyor, ilk gün başımıza bir şey gelmesin temennisi ile boğazı motor-yelken ile geçiyoruz.

Hedefimiz, Kumlubük'te Hollandalı Ahmet'in yeri. Telefon ettim. İki kişi geldiğimizi söyledim, bizi iskelede karşılamalarını rica ettim.

Saat 18.30 gibi iskelede bizi bekleyen iki kişinin de yardımları ile tonoz alarak kıçtan kara bağlanıyoruz. Bu hafta bağlanmalarım daha mı kolay oluyor ne?

Pozisyonumuz, 36044'694'' N, 28016'482''E

Bugün ne öğrendim? Tonoz alındıktan sonra koltuk halatı da uyarıya gerek kalmadan verilecek. Önce rüzgarüstü koltuk halatı verilecek. Koltuk halatlarından biri bağlanmışken dümeni o tarafa doğru döndürüp ileri yol verince teknenin başı o tarafa doğru yavaş yavaş yaklaşıyor.

Hemen elektriği bağladım. Suya ise gerek yok.

Çok güzel bir yermiş burası.

Hemen suya atlıyoruz. Esma, deniz sezonunu açıyor. Deniz, muhteşem. Duş, tekneye binmeden hemen teknenin kıçında. Üzerimizi değişiyoruz.

Akşam yemeği için iki kişilik yerimiz hazırlanmış. Masalarda bembeyaz örtüler, garsonlar bembeyaz giyinmişler. Şefimiz Bayram bey, özel bir ihtimam gösteriyor. "Neredeyim ben?" diyorum. Balık yemek istediğimizi söylediğimizde balıklar bir tepside masamıza getiriliyor seçmemiz için.

Bir hafta boyunca rakı içmekten fenalık geldi. Ben, şarapçıyım aslında. Çok keyifli, bu gibi bir şarap ikram ediyor bize Bayram bey: DLC Sultaniye - Emir. Balık olarak da lagos ve muhteşem salataları ile doymamıza rağmen ikinci salatayı söylemekten de kendimizi alamıyoruz.

Keyif bu işte. Kim derdi ki, günün birinde eşimle birlikte, kendi kullandığımız bir tekne ile bir yerlere yanaşacağız, keyifli bir akşam yemeği yiyeceğiz, sonra gidip teknemizde yatacağız. Bunu da gördük.

22.30'da tuş oluyoruz. Ben, yine her zamanki yerimde, havuzlukta, iskeledeki koltukta uyku tulumunun içindeyim. Esma ise baş kamarada.

 

27 Haziran 2010, Pazar

Çok keyifli bir güne daha uyanıyoruz. Kahvaltı öncesi bir deniz, azıcık duş, sonra güneşten kaçmak için salonda bir kahvaltı. Teknede ilk kahvaltımız.

Bugün hedef, Serçe ya da Bozukkale. Büyük ihtimalle Serçe.

11.00 gibi palamarları çözüyoruz. Koydan ayrıldıktan sonra hemen yelkenler fora. Marmaris, arkamızda kalıyor, hadi bakalım hayırlısı. Kazasız belasız bir hafta olur inşallah. Peter'ın dediği gibi, elimizde ve ayaklarımızda 10 parmakla dönmek nasip olur.

Kadırga Burnu'nu da yelken seyriyle geride bıraktığımızda saat, 12.00.

Rüzgar, 10-12 knot gibi. Hızımız 3-6 knot arasında değişiyor. Orsa gidiyoruz. Kadırga Burnu'nu geçtikten yarım saat sonra rüzgar falan kalmıyor. Motora kuvvet gidiyoruz.

Bir ara rüzgar yine artıyor, 20 knot'u gördüğümüz anlar oluyor. Sancak kontrada, Rodos'a doğru yöneldiğimizde tekne orsada uçuyor: 6 knot. Tremola yapıp rüzgarı iskeleden aldığımızda ise tekne duruyor: 2-3 knot. Karşıdan gelen tekneler, gayet güzel yelken seyri yapıyorlar. Ha, biz de Rodos'u hedeflemiş olsak, hiç sorun yok, neredeyse 2 saat sonra oradayız.

Nedir sorun bilemiyorum. Trim ayarı desem, rüzgara açımız en az 30 derece. Bumba neredeyse ortada, cenova, çarmıh tellerine yaslanmış durumda. Başka bir şey desem? Yok, demesem. Başka ne diyeceğimi bilmiyorum. Apaza doğru kaçınca, rüzgarı 45-50 dereceden almaya başlayınca iskele kontrada da gidiyor tekne. Ama istediğim istikamet bu değil ki. Karaya doğru gidiyorum. İleride Kızılada. Onun açığından geçmeye çalıştıkça değmeyin keyfimize. Uçuyoruz. 6 - 6.5 knot süratle yatarak gidiyoruz. Camadanlar, her iki yelkende de Allah'ın emri. İki kişiyiz, ne olur, ne olmaz?

Bir ara rüzgarın şiddeti beni ürküttüğünde ve üşümeye başladığımızda Esma'dan yağmurlukları ve can yeleklerini istiyorum. Esma'nın itirazına rağmen can yeleklerini takıyoruz.

Bu boğuşmadan vaz geçip cenovayı indiriyor ve Kızılada ile kara arasından motor-yelken geçiyoruz. Akşam, gezgin korsanlara bu sorunumu ilettiğimde, Caner korsan, "Kızıl Ada etrafı zor sulardır. Akıntı ada merkezli döner orada. Yeşilova körfezi rüzgarı dağı aşarak adaya doğru iner, civarna yapar. sert havada ada ile kara arasına girmeyin full arma. Adanın açığından geçin. " diyor. Ben de bilmeden öyle yapmışım zaten.

15.30 gibi Kızılada'yı iskele bordamızda bırakıyoruz. Hava hala esiyor. 25 knot görüyorum, tekrar cenovayı açıp yelken ypmayı deniyorum. Ama yelken yapamıyor, vazgeçiyorum. Tekne Serçe'ye doğru yelkenle gitmemekte ısrar ederken, bıraksak Rodos'a doğru kanatlanmış uçacak.

Gökçe Burnu'nu kurtarınca apazda iskele kontrada da uçmaya başlıyoruz. Yelken keyifli, rüzgarın ve teknenin hızı ise fazla.

Serçe girişi görünürde, uzakta. GPS ile gerçekten çok kolay bulmak. Can yelekleri çıkıyor.17.00 gibi Serçe'ye giriyoruz. Doğrudan Dur Ali'nin kayığına doğru yöneliyoruz. Usturmaçalar her ihtimale karşın hazırlanıyor. Koltuk halatları hazır. 25 metrelik bir tane daha hazır.

Dur Ali ile hal hatır soruyoruz. Dipteki şamandıralardan birine götürüyor bizi. Dümende Esma, çok başarılı bir şekilde şamandıraya rüzgarüstünde bırakarak yanaşıyor. "Bir halat da buna lazım, değil mi?" diyorum Dur Ali'ye "Evet ağabey" diyor. Kıça gidip, koltuğu kaldırıp mavi renkli halatı alıp gelmem 1 dakikayı geçmiyor. Fırtına gibiyim. Kendime güvenim arttı. Bir de önceden hazırlamayı akıl edebilseydim.

Sonrası çok kolay oluyor. Dur Ali bizi önce şamandıraya, sonra da koltuk halatı ile kıçtan bir kayaya bağlıyor.

Rüzgar hala esiyor. Esma, rüzgarı yüzünden burayı pek sevmez. Ama denizin tadını, hele bir de yarın sabahki tadını bir tadsa, hiç şikayeti kalmaz.

Bugün de bağlanmayı başardık, çok şükür. Beni en az geren bağlanma biçimi bu. Birisi gelip önce şamandıraya, sonra da karaya bağlayıveriyor. Sen de "oh, bağlandım işte" deyip keyifle geriniyorsun. Sonra da fotoğrafını çekiyorsun.

Akşam için iki kişilik yer ayırtıyoruz her zamanki gibi. Geçen hafta bizden başka bir masa daha doluydu. Bu akşam ise sadece biz varız. Dur Ali'nin teknesini şamandıraya bağladığı iki tekne, onar lira bağlanma parası veriyorlar sadece ve teknelerinde kalıyorlar.

Dingi ile çıkacağız sahile. Küreklerini hazırlaması bir dert, oturma sehpasını yerleştirmesi ayrı bir dert, bir tarafının havası inmiş, şişirmek ayrı dert. Bir de ıslak, içinde deniz suyu var, boşaltması bir başka dert.

Ama, kürekle dingiyi düz bir hat üzerinde götürmenin benim için daha büyük bir dert. olduğunu görüyorum. Rüzgar altında, hele bir de alkollü iken geri dönüşe karanlıkta bu işi beceremeyeceğime kanaat getirip motoru takmak üzere geri dönmem çok uzun zamanımı almıyor.

Motorun nasıl çalıştığını Esma'ya gösteriyorum. Dingiyi, teknemizin kıçına aborda edip halatlarla iyice hareketsiz kıldıktan sonra motoru da halatlarla tekneye bağlayıp suya düşmesini önleyecek tedbirleri tamamlıyorum. Bu motoru, teknenin arkasında durduğu yerden söküp dingiye indirmek ve dinginin arkasındaki yerine takmak geçen hafta 4 kişi ile ve 15-20 dakikada mümkün olmuştu. Bu sefer tek başıma ve 10 dakikada hallediyorum. Ne düşme var, ne düşürme. Kaptım işi.

Bu da tamam. Suya atıyoruz kendimizi. Denizin tadına doyum olmaz. Balıklarla beraber yüzüyoruz.

Sonra yarım yamalak bir duş, kıyafetleri değiştiriyoruz.

Bu sefer artık deneyimliyim. Silyon fenerini nasıl yakacağımı biliyorum. Yakıyorum. Bakıyorum, yanıyor.

Bir sırt çantasına bot ıslak diye yedek kıyafetler, üşürüz diye polarlar, ayaklarımızdakiler ıslanacak diye yedek ayakkabılar, dönüşte karanlığa kalacağız diye de teknemizin güçlü el feneri konuyor. Kürekler, hava pompası, alın fenerleri de yanımızda. Sanırsınız ki millerce ötede bir yere gidiyoruz. Yüzme mesafesinde duruyor halbuki Caria restoran.

Motor bir kerede çalışıyor. Çok şükür. İleri vitese takınca ok gibi atlıyor önce. Dinginin sancak kıç omuzluğuna oturmuşum. Sağ elim gaz kolunda, gaz verdim derken gaz kesiyorum, gaz kestim derken gaz veriyorum. Öyle bir acayip gidiyoruz dingi ile. Tersime geldi gaz kolu. Ha, bir de sahile geldiğimizde kayalık, motorun şaftını yukarı almam gerekecek. Konsantreyim. Sahilde çıkmayı hedeflediğim yere yaklaşınca şaftı yukarı kaldırıyorum, ama gaz kolu tersime geldiği için boşa aldıktan sonra hafif bir gaz kesme manevrası ile motoru tamamen durduruyorum. Jikleyi de kapatmayı unutmuş olduğumdan motor bir daha çalışmıyor. Boğulmuş. Anestezist olarak boğulmalar konusunda bilgiliyim ama motor boğulmasında ne yapacağımı hatırlamam mümkün değil. Yıllar önce Murat 124'ümüz varken sık sık boğulurdu. Ama yıllardır boğulan bir motorla boğuşmamıştım. Boğuşmuyorum zaten. Hanımla boğuşuyoruz. "Kürek kullanalım" falan derken, geçen hafta kayaların üstünden hoplaya zıplaya karavidaları görmeye gittiğimiz yere doğru sürükleniyor tekne. Allah'tan orada bir sandal, içinde de biri var. Bizi tutuyor, ben kayaya, o da sandala bağlıyor dingiyi. "Dingi kayaya çarpmasın, giderken sökersiniz" diyor. İki taraflı bağlamam gerektiğini öğrenmiş oluyorum.

Alkollü iken bu kayalardan düşmeden geleceğiz, motoru çalıştıracağız, geriye nasıl gidip buradan çıkacağız, hadi çıktık diyelim tekneye kadar düz nasıl gideceğiz diye endişelenmeyi sonraya bırakıyorum. Birazdan endişelerimizi yok edecek şarap, rakı bir şeyler içeriz herhalde.

Köpekler iki olmuş bu hafta. İkisi de davetsiz masamızdalar. Masamız ise en ön sırada. Bizden başka kimse yok ama, denize yakın olmalı oturduğumuz masa.

Teknemiz de şöyle bir bakınca gözükmeli uzaktan.

Bu akşam, barbun var Caria restoranda. Porsiyonu 30 TL. Denizde ayıklayıp mutfağa götürürlerken görüyorum, bir porsiyonda iki tane oldukça iri barbun var. "Hayatta 2 barbun ile doymam ben" diyor, benimkini üç yaptırıyorum. Yarım tane de Esma'dan gelecek, biliyorum. Eh, bu gece bana yeter.

Esma içmiyor, midesi biraz sorunlu. Ben de teknede bir bira içmiştim, ikinciyi de burada alıyorum. Rüzgar falan yok bu restoranda, çıplak ayakla, tişörtle çok keyifli bir akşam yemeği sonrası karanlığa kalmadan dingimize dönüyoruz. Yardım tekliflerini "yok, ben çözerim dingiyi" diyerek geri çeviriyorum. Acıyan gözlerle arkamızdan bakanları yok sayarak, hoplaya zıplaya kayaların üzerinden dingiye ulaşıp motoru çalıştırmayı, sandaldan uzaklaşmayı, düz bir hat halinde teknemize doğru gitmeyi, teknemizi karaya bağlayan koltuk halatına çarpmadan, öbür taraftan dolaşarak Larimar'ın kıçına yanaşmayı, kazasız belasız tekneye geçmeyi çok güzel başarıyorum. Hal böyle olunca motoru da söküp tekneye almak konusunda bir cesaret geliyor bana. Alıyorum. Düşürmeden, sorunsuzca.

Sonra da yatıyorum. Serçe koyu yine rüzgarın sesine teslim.


28 Haziran 2010, Pazartesi

Sabah yedide ayaktayım bile. Güneşin ışıkları Serçe koyuna düşmeden önce makinemize verdiği görüntü muhteşem.

Yüzerken Esma'nın gösterdiği şeyin, bir taşın altına saklanmış olan ahtapotun kolları olduğunu görüyoruz.

Önce deniz, sonra kahvaltı ve azıcık keyif.

Saat dokuz gibi Serçe'den ayrılıyoruz.

Poseidon, kuvvetli rüzgar göstermiyor. Motor-yelken, saat 10.30'da Alaburun'u, 11.00'de de Kızılburun'u geride bırakıyoruz.

Barometre, 1005'ten 1008'e yükselmiş. Hava sıcak. Motorla gidiyoruz. Anayelken her zamanki gibi açık. Deniz çarşaf gibi bugün.

Gökte tek tük bulutlar, ama teknenin rüzgarı bizi serinletmeye yetiyor.

Dün, Hakkı ile telefonda konuşmuş, bugün Bencik'te kalabileceğimizi söylemiştim. Esma, Bencik'te gecelemek istemiyor. Öyleyse hedefimiz Selimiye. "Tamam" diyor Esma, "su da alırız". "Su problemimiz yok, iskele de çok kalabalık, Selimiye girişinde karaya bağlanacak bir yer bulursak uzakta kalalım" diyorum.

Hisarönü körfezinde her halükarda rüzgar var. Uzakta, yelkenliler görülüyor.

Körfezde rüzgarı arkamızdan alıyor, pupa yelken gidiyoruz. Ayı bacağına geçiyoruz bir ara. Bu kez daha iyi anlıyorum ayı bacağını. Rüzgar 7-8 knot, bizim hızımız 4-5 knot.

Kameriye adasını geçerken bir kavança atmamız gerekiyor. Sığ limanın batısında uygun bir yer bulup demir atıyoruz. Derinlik, kaloma miktarı, karaya uzaklık falan hepsini tutturuyorum bugün. Sonra da suya atlayıp kıyıya bağlanmak var sırada. Eldivenler, ayağımda ayakkabılar, gözümde gözlük, sanki defalarca bu işi yapmış gibi yandaki guleti göz ucuyla keserek denize keyifle atlayıp uygun bir kayaya tekneyi bağlıyorum. Allah Allah, her şey ne kadar yolunda gitti.

Saat 15.30. Denize girmek, dinlenmek, kitap okumak için çokça zamanımız var. Esma, ille de iskeleye bağlanıp su alsaydık diyor ama, ben de ısrarla su sorunumuz yok diyorum. Duşun suyu denize gidiyor, o nedenle saçlarını klozete yıkadığında şampuanın denize gitmesi gibi bir sorunumuz da ortadan kalkıyor. Güzelim koyun, ücra bir köşesinde, bir yanımızda sessiz bir gulet, diğer yanımızda sessiz bir motor yat, bağlandığımız tarafta tepelerde meleyen keçiler, tam bir sükunet, karşımızda Selimiye, daha ne isteriz ki?

Kırmızı şaraplarımızdan birini açıp kutluyoruz bu keyfi. Hakkı aklıma geliyor sonra, Telefon ediyorum. “Biz, Selimiye’deyiz” dediğimde “Ağabey, o zaman Selimiye’ye girmek üzere olan bir tekne var. O biziz” diyor. Ben de “ o zaman, şöyle sağınıza bir bakıver, iki tane motor yat var, biri beyaz, diğeri lacivert, onların yanındaki beyaz yelkenli tekne de biziz” diyorum.

Onlar belediyenin iskelesine doğru giderlerken, akşam yemeğine davet ediyorlar, ama o kadar mesafeyi dingi ile gitmem mümkün değil. Teşekkür ediyorum.

Nirvana, karşımızdan süzülerek geçerken...

Esma da onları süzüyor gizlice (!) ...

Akşam yemeğimizde yeşil biber, kabak, domates ve sarımsaklı makarna ile salata ve şarap var. Sonra biraz kafa fenerlerinin ışında kitap. Sonunda da uyku.


29 Haziran 2010, Salı
Bugün keçi sesleri ve güneşin ısıtması ile uyanıyorum güne. Tertemiz havayı içime çekiyorum.  Yakınımızdaki guletin jeneratörü hala çalışıyor. Koskoca koyda bir tek o ses. Hayır dualarımı yolluyorum kaptanına.
 

Kahvaltı sonrası, denizin tadına bakıldıktan sonra ver elini Bencik. Hedefimiz, önce Bencik'te öğle yemeği molası sonra da Dirsek Bükü. Zamanımız bol, keyifli bir seyir ve bol bol dinlenme bekliyoruz bugünden. O, bizden başka şeyler bekliyor (!).
 

Yelken- motor Dişlice adasına doğru gider iken Esma, Sucağız koylarını da bir görelim diyor. Sancağımıza dönüp tavşan adasını iskele bordamızda bıraktıktan sonra Sucağız koylarına yaklaşıyoruz. Sadun Boro üstadın kitabında dediği gibi bu koylardan en güzel olanına bir bağlanacağız kısmetse. Ama yer yok. Şöyle birbirine bitişik üç koyu da tavaf edip yeniden Bencik'e yöneliyoruz. Karaburun ile güneyindeki işaretlenmiş kayalık arasından motor ile geçerek Bencik'e doğru süzülüyoruz. 
 

Bencik'e girmeyi çok seviyorum. Maviturlardan aklımda kalan en önemli isim Bencik. Arılarını da hatırlıyorum. Her seferinde burada kalmamız mümkün olmazdı ama, Hisarönü deyince her zaman arkadaşlarıma bahsettiğim bir yerdir Bencik, benim için özeldir.
 

Geçtiğimiz hafta  sığlığı sıyırıp güç bela kıçtan kara bağlandığımız yer yine boş. Bir gulet var sadece geçen seferki gibi. Esma'ya anlatacak anılarım var. Geçmişi olan bir kaptanım artık. Oradaki sığlığın kalp hızımı nasıl arttırdığından bahsedip bu kez alargada kalmaya karar veriyoruz. Biraz daha içeri doğru girdiğimizde balıkçılar bizi uyarıyor "orada sığlık var" diye. Tam çamların önünde bir alan var ki, orada hiç kimse yok. Ama çamlar da yemyeşil, nasıl inmiş neredeyse denize kadar. Tamam, anladık ki orası sığ. Arkasına da geçip bağlananlar var, bu tarafına da. Ama orası boş. Biz de fazla yaklaşmadan geri dönüyoruz. Bir kez daha uyarı alıyoruz. Döndüğümde kıçtan şöyle bir bakınca, sığlığın başladığı çizgiyi hemen bir kaç metre berimde görüyorum. Az panik, oradan kaçıyorum. Biraz daha girişe doğru ilerleyip demiri 7-8 metre suya bırakıyoruz. 20 metre kaloma yeter. Taramıyoruz. Zaten rüzgar da yok. Biraz bekleyip motoru da kapatıyoruz.
 

Sandalı ile Recep kaptan yanaşıyor yanımıza bir şey ister miyiz diye. Sağolsun, bir ihtiyacımız yok. Selimiye'den kiraz alacaktık ama nasip olmadı deyince, adamcağız, dalından yeni koparılmış kıpkırmızı kirazların üzerindeki örtüyü açıveriyor. Birer şeffaf poşete konmuş. Poşeti 2.5 lira. Bir erik, üç poşet de kiraz alıp, sığlık hakkında da ayrıntılı bilgi aldıktan sonra vedalaşıyoruz Recep kaptanla.
Birer birer suya atıyoruz kendimizi. İkimiz birden tekneyi terk etmiyoruz. Ne olur ne olmaz. Hayır, geçenlerde seyrettiğimiz filmle alakası yok. Açık denizde herkes birden denize atlıyor. Merdiveni indirmeyi akıl eden yok. Sonra tekneye bir daha çıkabilen de yok. Yok, bu filmle gerçekten alakası yok. Alargada tekne gerçekten emniyetli bir şekilde olduğu yerde duruyor mu? Emin olabilmek için henüz çok yeni bir kaptanım, ondan bu tedbir. Aşağıdaki fotoğrafta sığlık alanın olduğu arkada çamların olduğu, Esma'nın hemen ardında kalan alan görülüyor.
 

Yalnız, aklımızı kurcalayan, bizi rahatsız eden bir şey var. Derinlik göstergemiz, sığa gittikçe çalışıyor, derine gittikçe çalışmıyor. Bir rakamda takılıp kalıyor, o rakam da sürekli yanıp sönüyor. Hani, çok derine gittiğinizde bir rakam sürekli yanıp söner, daha fazla öçlüm yapmaz, onun gibi bir şey ama, gerçekten ölçtüğü derinlik doğru mu diye endişelenmeye başlıyorum. Yüksel Yatçılık'tan Murat beyi aradığımda konuyu bilmediğini, hemen Raymarin'i arayıp bana döneceğini söylüyor. Denize girme sırası bende iken telefon geliyor. Yalandan bir duş alıp tekneye çıkıyorum. İstikametimin Dirsek Bükü olduğunu öğrenince Dirsek Bükü'nde araba yolu olmadığını, Raymarin servis elemanlarını Selimiye'ye yollayabileceğini söyleyince tekrar Selimiye'ye dönmek şart oluyor. 15.30 için randevulaşıyoruz. Hemen toplanıp yola koyuluyoruz. 
Bencik'ten çıkmadan bir telefon daha geliyor. Raymarin servis elemanları Orhaniye'de. Arızalı parçayı da araba ile Marmaris'ten yola çıkarmış. Orhaniye'ye gitmemiz isteniyor. Tamam, kısmette Orhaniye'yi görmek varmış. Aslında bu kadar sevimli olmuyor bu gelişmeleri kabullenmem. Üç buçuk dendi ama tamir kaçta biter, gerisin geriye Orhaniye'ye dön, tamir bittsin, tamirin bitmesi için dingiyi hazırla, dingi ile marina benzinliğinden adamı al, adamı alabilmek için dingi ile adamı alacağın noktayı tuttur, tamir yapılsın, adamı tekrar geriye bırak, bu sırada mahçup olmamayı başar, sonra tekrar dingi ile tekneyi tuttur, gel, tekneye çık, motoru sök, tekneye al, sonra yola çık, Dirsek Bükü'ne git.
Neyse, denizde plan program olmazmış, kendini teslim et derlerdi. Ben de öyle yapıyorum. Bırakıyorum kendimi. Aslında biraz tutucuyum. Yenilerden, değişikliklerden biraz korkuyorum. Hem bir arıza var, hem de plan dışı Orhaniye var, hadi bakalım. Esma, Bencik yerine önce Sucağız koylarını görelim dediğinde bile gerilmiştim. Acemiliğimden midir nedir, yeni bir koy, iskele beni geriyor. Her birine yeni bir eğitim, deneyim şansı olarak bakınca bu gerginliğim azalıyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Esma bir bağlanmamız sonrasında gözleri hafif kızarmış, azıcık kırılmış bir şekilde demir atma sırasında kendisini fırçaladığımı söyleyince anlıyorum aslında gerginliğimi yansıtmamayı başaramadığımı. "Sen bir eğitimcisin, ben de senin öğrencin. Öğrencine stres yüklediğinde öğrenmesi yavaşladığı gibi, yapabildiği işlerde bile beceriksiz olabilir" diye çok iyi bildiğim altın kuralı hatırlıyor ve daha iyi bir denizci oluyorum. Artık yanaşmalarım, bağlanmalarım yeni birer deneyim. Sağa sola zarar vermedikten sonra olmadı mı, bir daha yapacağım bir tecrübe. Bir puzzle. Boz boz yap. Zaten çokça da öyle olmuştu geçen hafta. Bu hafta daha iyi. En azından şimdiden sonra öyle.
 

Orhaniye'ye kadar önce yelkenle gitmeye çalışıyoruz, ama hızımız yeterli olmayınca motor-yelken 1,5 saat kadar sonra, saat 15.00'te Orhaniye körfezine giriyoruz. 

Yelkenleri indiriyoruz. Benzinliği bulup bir kaç yüz metre kadar açığında demir atıyoruz. Hemen arkamızda çok narin bir yat olan "Heart of America". Onun üzerine demir taramadığımızdan emin olduktan sonra dingiye motoru indirip telefon ediyorum Murat'a. Raymarin, benzinlikteymiş. Motor-yelken, pardon motorla, pır pır benzinliğe kadar gitmeyi başarıyorum. Bu kez sancak kıç omuzluğuna oturdum dinginin. Gaz kolu sol koluma daha iyi geldi. Gaz vermek isteyince verebiliyor, gaz kesmek isteyince de kesebiliyorum artık. Hem vites kolu da önümde kaldı. Dümeni idare etmem de daha kolay oldu. Benzinliğin önündeki merdivene doğru yaklaşıp gaz kesiyor ve vitesi boşa alıyorum. Tam merdiveni tutturmam mümkün olmuyor. 6-7 metre kadar uzağında iskelenin beton duvarına hafiften çarpıp duruyorum. Halatı teknisyene uzatıyorum, o da beni merdivene kadar çekiyor. Adı Ali. Bu kez daha düz bir hat çizerek Larimar'a arkadan yaklaşıyorum. Teknisyeni ve kendimi tekneye çıkardıktan sonra onarımın bitmesi 15 dakikayı geçmiyor. Transdüser bozulmuş. Derinliği hemen göstermeye başlıyor. "Bir de hızı gösterip göstermediğini deneyelim, isterseniz" diyor Ali. "Yok" diyorum, "şimdi demir al, dolaş gel, sonra yine demir at. Ben giderken denerim". Ali'yi sağ salim bu kez iskeledeki merdiveni tam tutturarak bırakmayı başarıyorum. Bu sefer birazcık hız bile yapıyorum dönüşte. 
 

Heart of America'ya yaklaşırken hızımı kesip kendi tekneme vurmayı tercih ediyorum. Dingiyi bağla, motoru sök, tekneye çıkar, monte et, saat oldu 16.00. Dirsek Bükü buradan çok uzakta değil: 7-8 mil kadar. Ama rüzgara karşı gideceğiz. İskele kontrada bu tekne orsada gitmiyor. Sancak kontrada uçuyoruz ama, iskele kontrada gidemiyoruz. Yine aynı şey. 
 

Dün akşam gezgin korsanların yazdıklarına bakmıştım: Hakan korsan " Bir kontrada gidememenin nedeni, % 99 arma sorunudur" demiş. Düzgün yapılmamış zehirli boyanın da hızı etkileyebileceğini söylüyor Ahmet korsan. Direğin iskeleye veya sancağa yatık olup olmadığını kontrol etmemi istemişlerdi. Ediyorum, sorun yok. Tekne içindeki yüklerin bir tarafta olmasının da hızı etkileyebileceğini söylüyorlar. Ama teknede yük yok. Belki su depolarından biri kullandığımız kadar boşalmıştır. Ama göstergeler her iki su deposunu da dolu gösteriyor. Aslında depolar nerede lokalize onu da bilmiyorum. Elektronik rüzgar gülünün doğru göstermeyebileceğini söylüyor Cenker korsan. Olabilir. Biminiyi açmadığım için herdaim direğin tepesindeki rüzgar gülüne bakmam mümkün olmuyor ama yüzüme gelen rüzgarın yönünü de algılamam çok zor değil. Sonuçta düzeltebileceğim şeyler değil bunlar. Öyleyse ne yapmamız gerekir. Esma ile ortak kararımız, hava yelken havası, rüzgarı sancaktan alırken ve iki yelkene de birer camadan vurulu iken bile hızımız 5-6 knot. Rüzgarı iskeleden alırken de rüzgardan bayağı açıldığımızda aynı hıza ulaşmakla birlikte dalgaları bu kez çok yandan alıyoruz, korkuyoruz. Onun yerine iskele kontrada orsa giderken motorla destekleme kararı alıyoruz. 
Buna göre hesapladığımda en fazla 3 saat içinde Dirsek Bükü'ne ulaşabiliriz. Ama acemi kaptanım, iki kişiyiz, rüzgar giderek artıyor, bu kararım doğru mu acaba? Aklımdan bin türlü şey geçiyor. Gittiğimiz kadar gider, tırmanmayı başaramazsak, makul bir noktadan geri döner, pupa yelken, sallan yuvarlan Selimiye'ye geri döneriz diyorum. İki hafta boyunca tereddütte kaldığım tek süreç budur.
Kameriye adası ve sonrasında Koca Ada'ya doğru hızla uçarak yaklaşırken, Dişlice adasına doğru bir türlü gidemiyoruz. Tavşan adasına doğru burnumuzu biraz daha açtığımızda ise hızımız artıyor. Ama bu şekilde hedefe yaklaşmamız mümkün olmuyor. Hava sertleştikçe dalgalar büyüyor. Bu kez can yeleklerini tişörtlerimizin üzerine giyiyoruz., yine Esma'nın minik itirazlarına rağmen. 
Dalgaları yandan almaktan ürktüğümden iskele kontrada dalgaları iskele başomuzdan alacak şekilde rota verip motoru açıp motor-yelken gidiyoruz. Tremola sonrasında ise motora gerek kalmadan uçuyoruz. Motor sesinin böyle bir havada beni daha çok germekte olduğunu, sadece yelken ile giderken aynı havada ve aynı büyüklükteki dalgalarda endişemin çok azaldığını fark ediyorum.
Kararım doğru mu acaba? Matematiksel olarak iki ya da üç tremola sonrasında, Aktur'a kadar yaklaşıp tek bir tremola bile atarak Dirsek'e yönelsem en fazla 8-9 milimiz var. Teknenin hızı ortalama 5 milden hesaplandığında en fazla iki saat sonra, yani 18.30-19.00 gibi Dirsek koyuna girmiş olurum. Ancak etrafta bizden başka kimse kalmadı. Var olan tekneler de bize doğru, Selimiye'ye doğru geliyorlar. Olmadı, bir süre sonra ben de dönerim ne yapayım. Hava 25 knot esiyor. Hava tahminlerinde fırtına uyarısı yok, Poseidon'da hakeza öyle. Barometrede oynama yok. Esma benden daha rahat. Gidelim bakalım öyleyse.
 

Kocaada bir türlü bitmiyor. Kocaada'yı gerimizde bıraktığımızda daha rahatlıyorum. Artık üç ada kaldı önümüzde. Uzun Ada'yı bu rota ile kurtarıyoruz. Ondan sonraki Topan Adası ve hemen Dirsek girişindeki Kargı adası ise hem artık daha yakın görünüyorlar, hem de küçük.
Esma'nın gerekirse motorla adalar ile kara arasından gideriz önerisini geri çeviriyorum en baştan. Biliyorum ki selamet açıklarda.
Topan adası'na yaklaştığımızda artık rahatlıyorum. Çok az bir yolumuz kaldı. Bir tremola daha gerekiyor. Biraz daha kuzeye yükselip Dirsek Bükü girişini iskele bordamızda bıraktığımızda cenovayı topluyoruz, dalgaları yandan alarak iskele tarafımıza dönüp Dirsek Bükü'ne giriyoruz. Geçmiş olsun.
Bu kez, iskeleye bağlanmayacağım. Yine uygun bir yere demir atıp kıçtan kara bağlanacak ve diğer teknelerden biraz uzakta geceleyeceğim. Nirvana'yı görüyorum koyun güneybatısına demirlemiş. Yanıbaşısı müsait. Demir atmak üzere şöyle bir bakınıyoruz kıyıya kadar gidip. Dümende Esma, dümenin söz dinlemediğini söylüyor. Ne ola ki diye baktığımızda ana yelkenin hala basılı olduğunu görüyoruz. Bu kadar etkili olurmuş demek ki. Rüzgara dönüp yelkeni indiriyoruz. Hazır rüzgara dönmüşken de demiri 10 metre suya bırakıveriyoruz. Koyun içinde iskele bordamızdan gelen rüzgar hala etkili. 40 metre kadar zinciri suya döşedikten sonra bir sandal yaklaşıyor yanımıza. Allah razı olsun, halatımızı kıyıya götürüp bir küçük kayacığa bağlayıveriyor. Kendisinden bir peştemal alıyoruz Ali Kaptanın. O kayayı gözüm pek kesmedi ama, eğreti duruyor bizim koltuk halatı orada. "Yok" diyor Ali Kaptan", "Demirin sağlam olsun, yeter". Neyse, ben birazdan suya atlar, o halatı daha sağlam bir yere bağlarım.
 

Bu arada Nirvana'dakiler, içkilerini yudumluyorlar. Yanda bir beyaz yelkenli gelmiş, uğraşıp duruyorlar, kim ola ki diye merak etmeler, falan yok. Arıyorum Hakkı'yı işimiz bittiğinde "Neredesiniz, yahu?". "Dikilitaş mı ne bir yerlerdeyiz" diyor Hakkı. "Hakkıcığım, Dirsek Bükü'ndesiniz. Şöyle sağ tarafınıza bir bakın bakayım, ne göreceksiniz" deyince bizi fark ediyorlar, hemen bira içmeye ve sonrasında da akşam yemeğine davet ediyorlar. Yemek daveti bizim için bulunmaz nimet oluyor. Bugün çok yorulduk. 
Denize kendimizi atmadan önce Nirvana'nın botu bizi almaya geldiklerinde koltuk halatımızı daha sağlam bir yere bağlamalarını rica edip şimdilik geri gönderiyoruz kendilerini, akşam yemeği için buluşmadan önce.

Dirsek Bükü'nü çok seviyorum. Bükün ağzı, bu saatte muhteşem fotoğraflar veriyor. Ben sudan çıktığımda Esma, Nirvana'ya kadar yüzmüş bile. Teknemizin kıçı, sığlığa çok yakın duruyor. Biz, 6 metredeyiz, bir iki metre arkamız ise daha sığ. Motoru çalıştırıp koltuk halatını biraz boşlayıp demiri biraz çektiğimde kıyıdan uzaklaşıyoruz. Daha rahat ediyorum. Motor sesini duyan Esma da kulaçlarına kuvvet geliyor bana doğru. Ama o gelmeden motor kapanmış, Tayfun Güler, yeniden suda.
20.30'da bizi botla alıyorlar, sırtımızda gitar, elimizde bir kırmızı, bir şişe de beyaz şarap ile Nirvana'ya çıkıyoruz. Hasan Kaptanın bu guletini ilk kez ziyaret ediyorum. Bizim yelkenliden çıkıp Nirvana'nın havuzluğundaki masaya oturduğumuzda masanın Larimar'dan daha uzun ve büyük olduğunu fark ediyor, nereden nereye diyorum. Bir zamanlar, o sene kiralayacağımız gulet, bir sene öncekinden daha büyük olurken, şimdiki tek telaşımız yelkenlimiz 10 metre mi olsun, 11 mi, yoksa 12 mi?
Hastaneden arkadaşımız Cüneyt Evrüke, mutfakta. Masa ve mutfaktaki tezgah, açık büfe gibi donatılmış. Masaya oturuyoruz. İki ayrı tepside fırından yeni çıkmış koca bir lagos ile koca bir fangiri, nar gibi kızarmış, üzerinde bıçakla oluşturulmuş çizgiler iyice çatlamış olarak masaya geliyor. bir de olta ile tuttukları küçük balıklar. Patates kızartması, ezme salata, çeşitli mezeler. Beş yıldızlı oteldeyiz sanki. Beyaz şarapla balık ve salata. Değmeyin keyfime. 
Sonra yarım saat kadar gitar. Biz yorgunuz. Ev sahipleri de öyle. Bizi botla bırakıyorlar Larimar'a. Uzaktan oncasına güzel gözüküyor ki. Bizi alıyor koynuna, püfür püfür esen rüzgarın okşamalarına bırakıyor, ama koruyarak bizleri, onun şiddetine teslim etmeden. 
 


Gözlerimiz kapandığında saat 23.00
Gece rüzgarın sesiyle uyandığımda tam karşımda, tepenin üzerinden doğmuş dolunay. Sanki gündüz. Ortalık pırıl pırıl. Derinlik ölçeri alarm kurup açık bırakmıştım. Hala 6.5 metreyi gösteriyor. Rüzgar azalmış. Rahatlayıp yeniden uykuya dalıyorum.


30 Haziran 2010, Çarşamba
Saat yedide uyanıyorum. Rüzgarın yanağıma dokunuşlarını dinliyorum bir süre. Sonra at kendini denize. Esma da katılıyor bana. Demirimi görmeye gidiyorum gözlükle. Zincir bir yere kadar düz bir hat halinde gidiyor sonra eriştelerin içinde kayboluyor. A, bir de bakıyorum minicik bir demir duruyor oralarda bir yerlerde. Ne kadar küçük. Ne kadar derinde demek ki. Aslında 10 metreye bile atmamıştım. Daha sığ olması lazım. Ama çok küçük görünüyor. O demircik mi tuttu bizi, sabaha kadar, yoksa zincir mi? Yoksa el birliği mi yaptılar?
Gezgin korsanlara soruyorum. Kimi "demir tutar" diyor, kimi "zincir", kimi de "ikisi birden". Kimi de "sabaha kadar taramadan demirde kalabildiysen kim tuttuysa tuttu?" diyor, "ne önemi var?". 
Bir bakıyorum, iki ziyaretçimiz var yüzerek gelen.
 

Teknemizi çok beğeniyorlar. Her şeyin ne kadar ergonomik tasarlandığına hayran kalıyorlar.
 

Birer kahve sonrası yolculuyoruz misafirlerimizi.
Ali kaptan geliyor, sabaha kadar seni çok merak ettim diye. "En çok rüzgar alan yerdeydin sen". "Hala buradayım" diyorum, ekmeğimiz yoktu, sıcacık bazlamalarından bir tane alıyorum. Esma bile esmer ekmeğini yemiyor bu sabah kahvaltıda.
 

Biz kahvaltımızı bitirirken Nirvana usulca çıkıyor koydan. Bir daha görüşür müyüz, bilmem.
 

Bugünkü yolumuz kısa. Bozukkale'ye gideceğiz. Barbaros Hayrettin Paşa bekler bizi. 11.00 gibi çıkıyoruz biz de yola. 
 

Hemen yelkenleri açıyoruz.Hava 13-15 knot eserken hızımız 5 knot. 11.45'te Atabol burnunu ve kayasını geride bırakıyoruz. Alaburun'u iskele bordamızda bırakmamız saat 14.00'ü buluyor. Bazen geniş apaz, çokça pupa yelken keyifli bir seyir yapıyoruz. Hızımız, 3-5 knot arasında değişiyor. Acelemiz yok, hiç motor çalıştırmıyoruz.

14.30 gibi Bozukkale'ye giriyor, hazırlıklarımızı yapıyoruz. Koltuk halatlarımız hazır. 50 metrelik bir tane daha hazır. Baştaki koç boynuzuna da bir halat hazırlatıyorum Esma'ya, tonozu alınca lazım olacak (!) diye. Sonra lazım olmayacağını, tonozu oraya bağlayacağımızı hatırlayıp o halatı söktürüyorum. Ama stres yok. Öğrendim artık gerilmemeyi. Esma mutlu, ben mutlu. Rüzgar da yok zaten. Demir de atmam gerekmeyecek. Çok güzel kıçtan iskeleye kadar yanaşıp neredeyse elimizle alıyoruz tonozu. Esma öne doğru götürürken tonoz halatını ben sohbet etmeye başlıyorum iskeledeki Can ile. Koltuk halatı istiyor benden adam. Yine unutmuşum. Vardavelada hazır duruyor zaten. Hemen koç boynuzuna geçirip veriyorum iskeleye (toplam 10 saniye, ne kadar deneyim sahibi oldum yav). Öbürünü de veriyor, sonra da geri alıyorum. Koltuk halatları tamam. Öne gidip gücüm yettiğince tonozu da gerginleştirdiğimde motoru kapatmamamız için bir neden kalmıyor. Suya giremeden yanımıza bir İsviçreli çift yanaşıyor. Onlar da bizim gibi, iki kişi. Koltuk halatlarını iskeledeki anelelerden geçirip adama geri verdiklerinde adamın onları vinçten iki dolayıp geçirdiğini, bir elinde onlar, bir eli dümende ve gaz kolunda, bir yandan iskeleye istediği mesafeye kadar yanaşmayı, bir yandan da koltuk halatlarını kaçırmamayı sağlayan bu tekniği seyrediyorum uzaktan. Sonra onlar da motoru kapatıyorlar. Bir ara koltuk halatlarından birini tuttuğum için teşekkürlerini kabul edip kendimizi Bozukkale'nin serin sularına bırakıyoruz Esma ile. Gözlük ile biraz yüzüp tonozu kontrol ediyorum. Geçen hafta B.Hayrettin Paşa'nın "yahu, 5 metreye demir atılır mı?" diye bize fırçaladığı sığlık alanın nerede bittiğini ve nasıl güzel bir eğimle derinleştiğini görüyorum.
İskelede suyun derinliğinin 5 metre olduğunu söylemişti, genç bir oğlan. Derinlik ölçer 2.6 m. gösteriyordu. İskandil ile ölçtüm: 3.10 cm. Ölçümü su seviyesinden yaptım. Demek ki 50 cm daha emniyet payımız var. Yeni takılan transduser de doğru çalışıyor.
Hava çok sıcak, hafiften bir rüzgar var. Biraz kitap okuyoruz. Akşamüstü Kale'ye tırmanma zamanımız geliyor. Aynı muhteşem manzaraları bu kez İsviçreli çift ile paylaşıyoruz bir süre.
 

Sonra biz, en uca doğru kalenin surlarından yürürken onlar geride kalıp gözden kayboluyorlar.
 

Kale'den Simi'ye doğru baksanız ayrı bir güzellik...

Rodos'a doğru baksanız ayrı...

Koyun kendisine baksanız ayrı bir güzellik.

Akşam yemeğinde denize en yakın masayı istiyoruz. 

Balıklardan önce masamızı bir köpek ziyaret ediyor.

Geçtiğimiz hafta, burada, beni çok etkileyen bir olay olmuştu. Onu paylaşıyorum Esma ile. Rüzgar nedeniyle mürettebata içkiyi yasakladığım (!), ama gevşemek için benim bir bira içtiğim akşam, Almanya'nın bilmem hangi takımla oynadığı dünya kupası grup eleme maçlarından birini çığlıklarla seyreden bir kadının masasının hemen yanında bir başka çığlık duyar gibi olup irkilmiştim. Bakışlar, teknelerimizin bağlı olduğu iskeleye çevrilmiş ve koşarak oraya uçan iki adam görmüştüm iskelede. İlk aklıma gelen, yanıbaşımızdaki baştankara bağlı tekneye, salınımları sırasında binmeye çalışan birinin suya düştüğü oldu. Ancak Sonra bir botun motoru çalıştırıldı. Tam o sırada ışıkları sönük, bembeyaz bir yelkenli yavaş yavaş, bizim teknelere doğru gelmeye başladı. Ne silyon feneri yanıyor, ne kamaralarında , ne de havuzluğunda bir ışık. Sanki hayalet tekne. Kendimi kötü hissetmiştim. İçindeki adam denize mi düştü acaba? Nerede düşmüş olabilir, kendisine nasıl yardımcı olabiliriz? Sonra, Barbaros Hayrettin Paşa, botla tekneye yanaşıp, hemen oradaki şamandıraya yelkenliyi bağlayıverdi. Biz de merakımızdan iskeleye gidip fenerle denizi taradık. Denizde biri var mı diye. 

Açık denizden böyle başıboş bir tekne nasıl gelebilir ki buralara kadar? Hadi kıyıya geldi diyelim, Bozukkale'nin girişini GPS'ten ben zor bulup giriyorum, o nasıl girecek. 
Gerçek ortaya çıktı sonra. Koy içindeki restoranlardan birinin tonozunu dipten halatı ile koparmış. Sürüklendiğini gören sahipleri restorandakilere haber verince onlar da bizimkileri aramışlar. Ne kadar narin, mahzun ve zavallı bir tekne demiştim kendi kendime. Barbaros biraz geç kalsa belki de bizim teknelerden birine zarar verecekti o tekne.
Bu akşam ise rüzgar şiddetli değil, neredeyse birazdan dinecek belki de. Tabaklarımızda birer levrek, beyaz şarap ve Türk kahvesi sonrasında çok geçe kalmadan teknemize geri dönüyoruz. Geçen haftanın aksine bu kez pasarellayı kullanarak teknemize geçip uyuyoruz.


1 Temmuz 2010, Perşembe
Denizin sıcaklığı muhteşem. Balık kaynıyor Bozukkale'nin suları. Songül hanım sandalı ile yanaşıyor bize. Dün akşamdan sözümüz var. Bir gömlek alıyor Esma. Sonra kahvaltımız teknede. Bir ara laptop kucağımda hava durumuna bakarken yandaki İsviçreli suya balıklama atlayınca bir kova dolusu su, laptopun üzerine dökülüyor. Hemen mutfağa koşup kağıt havlu ile kuruluyorum. Hala alışıyor. Adamcağız çok mahçup, binlerce özür. Ama sorun yok, üzülmesin bu kadar.
10.30 gibi ayrılırken koltuk halatlarımızdan biri aneleye takılınca İsviçreli yardımcı oluyor bizi, vicdanı rahatlıyor.

Pupa yelken gidiyoruz. 

12.00'de Kızılada'yı, 13.30'da Çiftlik'i iskele bordamızda görüyoruz. 

Zaman zaman rüzgar düşse de motor kullandığımız süre pek fazla değil. 

14.00'te Kargıburnu fenerini de iskele bordamızda görüp körfeze dönüyoruz.
 

Bir ara kendimizi GPS'te karada görmemize rağmen gerçekten karaya bağlanmamız 15.15'i buluyor. Bir gulet ile bir yelkenlinin arasına istiyorlar beni. Bu kez her şeyimiz hazır. "Yahu, niye beni bu kadarcık dar bir alana sokmaya çalışıyorsunuz?" diye bağırmama rağmen ne iskelede tonozun halatını tutan adam, ne de Esma beni tınmıyorlar. Sağımda ve solumdaki ki teknenin başka yer yokmuş gibi benim yolumda duran dingilerini pek kaale almadan çok güzel yanaşıyorum iskeleye. Esma tonozu alıyor, bana yine koltuk halatını hatırlatıyorlar. Koltuk halatını geri alıp diğerini de iskeleye verdikten sonra ileri gaz verdiğimde, öğrendim artık, teknenin başı yanımızdaki yelkenliye yanaşıyor. Koltuk halatlarını ve tonozu gerip, kendimi  gevşetiyorum. "Çok komiksin" diyor Esma. "İki teknenin arasında girmişsin, hala ben buraya giremem, daha boş bir yere gireyim diye bağırıyorsun". "Girmiş miydim?" diyorum sadece. Dingiler gözümü korkuttuydu. Onlar da kendilerini kurtardılar zaten. 

Hemen elektrik. Su almaya gerek yok. En azından bir depo zaten full, ama göstergeler iki depoyu da full gösteriyor. 
 

Çok tertipli bir kaptanımdır. Yelkeni topluyor ve lazybagin fermuarını çekiyorum.

Marmaris, aha da işte orada, iki saatlik mesafede.
Geçen hafta da bize yardımcı olan "Yeşil"in kaptanı yine teknesinde keyif yapıyor.

Önce deniz, sonra duş, bir bira ve sonra tuş. Birazcık kestiriyorum gün yavaş yavaş karanlığa teslim olurken...

Akşam yemeği için yerimiz hazır.

Yine aynı güzellik, aynı temizlik, aynı beyaz örtüler, aynı beyaz giyinmiş tertemiz garsonlar, muhteşem bir müzik. Gün iyiden iyiye kararırken bu kez tercihimiz kırmızı şarap ve kırmızı et. 

Öncesinde bir Çin böreğini paylaşıyoruz Esma ile. Sonra o muhteşem salatalarını bitirirken fırında kuzu butları geliyor. DLC shiraz ile gecenin ve etin tadını çıkarıyoruz.
Teknede, marina dışındaki son gecemiz bu gece. Rüzgarı ve denizin kokusunu iyice içime çekerek uyuyorum, uyku tulumumun içinde.


2 Temmuz 2010, Cuma
Sıcak bir güne uyanıyorum. Saat yedi. 

Kahvaltı öncesi deniz. Sonra güneşten korunmak için çarşafı asacak çare aramaları. Genovanın halatının biminin sağından solunda geçirilerek çarşafa asılacak yer ayarlanması. Sonra teknede son kahvaltı. Yarın sabah Pineapple'de yeriz.
Bugün ne yapalım? Bir iki koy keşfedelim. Hemen Marmaris'e doğru olan bir koyu gösteriyor Esma. Sadun Boro'nun kitabında yazdığı, Gökçe koyu. Şöyle bir yaklaşınca gezi teknelerinin bağlı olduğunu görüp geriye dönüyoruz. Kadırga Burnu'na gideceğiz.
Kadırgaburnu fenerini iskelemizde bırakıp koya giriyoruz. Rüzgar iskelemizden esiyor. İki guletin arasını gözüme kestiriyorum. Birbirlerinden oldukça uzaklar. 7 metreye demir kıyıya yeterince yaklaştığımızda suya atlamak üzere hazırım. 50 metrelik halatı yüzerek kıyıya götürünceye kadar rüzgar tekneyi kıyıdan uzaklaştırıyor, halat bitiyor ben kıyıya ulaşamadan. Esma'ya önce biraz ileri sancaktaki gulete doğru almasını, sonra da kıyıya doğru tornistanla bana yaklaşmasını söylüyorum. Bu kez karaya çıkıp bir kayaya bağlanmam mümkün oluyor. Deniz muhteşem. Ama birazdan o kalabalık günü birlik gezi teknelerinden biri yanıbaşımıza demirliyor. Mikrofonla yaptıkları anonstan en az yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verdiklerini anlıyoruz. Karşıya gidelim mi diyorum Esma'ya. "Zaten zor bağlandık, otur oturduğun yerde" diyor. 
Biraz deniz, biraz kitap, biraz zeytinyağlı dolma ve ayran, itme vaktimiz geliyor. İki saatlik yolumuz var Marmaris'e.
Kumlubük'e geldiğimizde hep demir atma ve alargada kalma çalışması yaptığımız yerde de bir süre oyalanmaya karar veriyorum. Saat daha 13.00.
 

5-6 metreye demir atma teşebbüsümüz önce başarılı olmuyor. Demirin kavaletası açılmıyor Esma'nın gücü ile. Bu arada ben bir tornistan yaptığımda dinginin süratle teknenin kıçına yaklaşıp zınk diye durduğunu görmem ile ve yarattığım problemin  farkına varıp gaz kolunu boşa almam bir oluyor. Motor stop etmedi. Ama dinginin halatı da gelmiyor. Ne demişti Merem korsan: "Pervaneye en sık takılan halat, dinginin halatıdır". Hemen demir attırıyorum Esma'ya. Kıyıya yakınız ama, hiç rüzgar yok. Olduğumuz yerde dururuz herhalde.
Suya girip bir probleme bakmam lazım. Gözlüğümü takıyorum. Bir ayağım merdivende, diğeri dümen palasında. Dinginin halatı önce pervanenin bir kanadı üzerinde bir kez, sonra da kendi üzerinde defalarca dönüp kendini bitirmiş. El yordamı ile çözmeye başladığımda rahatlıyorum. Tamamen çözebilirim. Çözüyorum da. Rahatlıyorum. Tekneye çıkıp dingiyi başa götürüyorum. İki hafta boyunca her seferinde hatırladığım ya da birisinin hatırlattığı dingiyi, başa götürmeyi bir kez unuttum, halatı pervaneye dolandı. Çıkarılacak dersler hanesine bunu da yazıp bu kez keyifle denize girmeye niyetleniyorum. Başa gidip demire baktığımda doğal oalrak zincirin ve demirin aynı noktada durduğunuz, zincirin kendi üzerine halkalar yaptığını görüp bir daha demir atmaya karar veriyorum. Bir iki saat daha burada duracağımızdan demiri emniyete almam lazım. Saat 13.00.
Demir toplayıp iki tekne boyu kadar rüzgara gidip tekrar zinciri döşeyerek geri geliyorum. Bu kez denize keyifle girmemi engelleyecek bir şey kalmadı.
İkimz de suda iken "Hani, ikimiz birden suya girmeyecektik, tekne alargada iken" diyor Esma. Hemen tekneye çıkıyorum. "Artık gitmeyelim mi?" diyor Esma. "Niye ki, saat daha 13.00?" diyorum Esma'ya. "Emin misin?" diyor. Tridata'nın saatine bakıyorum: 14.45. Kadırga Koyu'nda suya saatle atlamıştım. Durmuş. Su geçirmez yazıyordu üzerinde ama geçirmiş. Hemen demir toplayıp yola koyuluyoruz.
Motorla Netsel Marina'ya girişimiz 1,5 saati bulmuyor. Bu kez mazot alacağım. O iskeleye yanaşacağım. Tüm halatlarımız hazır. Kıça, başa, ortaya birer halat hazırlatıyorum. Benzincide bekleyen bir tekne var. Ben de beklemeye niyetlenirken işaret ediyorlar, "yanaş" diye. Tatlı bir açı ile burundan yaklaşıyorum yavaşça iskeleye. Rüzgar iskelemden geliyor. Önce baş halatını veriyoruz. Biraz tornistan yap diyorlar. Sonra bırak rüzgar yanaştırsın. Öyle de oluyor. Yumuşacık, sorunsuz yanaşıyorum. 41 litre mazot kullanmışız. 
 

Çıkmadan telsizle Yüksel Yatçılık'a haber veriyorum "Biz, mazotumuzu aldık, geliyoruz, bizi karşılayın".
Bir hafta önce tam çıktığımız yere bağlanmamı istiyorlar. En sona kadar gidip pantonu solumda bırakacak şekilde tekneler arasından kısa bir slalom yaptıktan sonra en sonraki uzun motoryata burnumu iyice yaklaştırıp tornistan verdiğimde teknenin kıçı iskeleye atıyor. Arkamda, ikisinin arasında girmem gereken teknelerin arasında zaten ancak benim gireceğim kadar bir yer ya var, ya yok. Bu kez stres yok. Kendinden çok emin bir kaptan edasıyla  tornistanda teknelere yaklaşırken tam arayı tutturamayacağımı görüp bir kez daha manevrayı tekrarlıyorum. Motoryata belli bir açı ile yaklaşıp tornistanda kıçımı attırıp bu kez usulca giriyorum iki teknenin arasına. "Sen, buraya girdin ya, artık her yere girersin" diyor bir tanesi, "Hiç rüzgar yoktu ki" diyen öbürüne inat. Bence de öyle. Her yere girerim artık, rüzgar yokken. İstersem bordalayabiliyorum, istersem kıçtan kara girebiliyorum. Gelişme var.

Teknenin tesliminde de hiç problem yok. Sonra suyla teknemizi bir güzel yıkıyoruz. Ardından depomuzu dolduruyoruz. İlk defa, o da bir kaç saniyeliğine 1. depomuzun yarısının boşalmış olduğunu gösteriyor elektronik gösterge.Sonra yine full göstermeye devam ediyor. Sadece yarım depo su harcamışız.
Bu gece teknedeyiz. Duş öncesinde valizlerimizi topluyor, sabahki kıyafetlerimizi bir kenara koyup duşa gidiyoruz. Marmaris cayır cayır yanıyor. Ama Adana'dan farklı olarak hissedilir bir rutubet yok. Nefes almak mümkün.
Duştan sonra akşam yemeği için yine Apollon'u hedeflemişken marinadan çıkmadan "La Fortune" isimli bir lokantanın bembeyaz örtülü masalarına tav olup dalıyoruz içeri. Bir kiloluk bir levrek beğeniyoruz. 20'lik bir yeşil Efe bu akşam bize yeter. 
 

Bir salata, bir patlıcan közleme ile balığımızı beklerken son gerginliklerimizi de biraz karşımızdakinde, biraz da masada bırakıp levreğin muhteşem tadı sonrasında birer dondurma ile kan şekerimizi yükseltmek için rıhtımı tavaf ettikten, o muhteşem kalabalığa seyirci olduktan sonra teknemize geri dönüyoruz.
Esma hemen sızıyor ama benim komşu teknelerdeki iki personelin "saygılı olacaksın, ben senin baban yaşındayım, akıllı olacaksın" ile başlayan bir türlü bitmeyen, ama birbirlerine de vurmayı başaramadan artık saat kaçta biten kavgalarına kulak misafiri olmam, uykuyu bir süre ertelemem gerekiyor.


3 Temmuz 2010, Cumartesi
Sabah yedi gibi kalkıp teknede kahvaltı faslını tamamladıktan sonra taksi ile otogara gitmeden önce bir kaç kez geri dönüp bakıyorum.
Esma'yı beklerken taksi durağına bıraktığım bavullarımızın arasında yatıveren sarmanı..
 

Ve, bir hafta boyunca bizi koydan koya gezdiren, kucağında sarıp sarmalayıveren Larimar'ı geride bırakıp hüzünle ayrılıyoruz Netsel Marina'dan
 

 

[Geri] [Giris] [Yukarı] [İleri]

www.tayfunguler.com ile ilgili yorum ve katkılarınız için e-mail adresim: drtayfunguler@hotmail.com

Son güncelleme tarihi:  08.01.2011